12 Aralık 2012 Çarşamba


ÜNE GÜLÜMSEYEREK BAŞLAYIN!...  
Birinci Ders:
Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı.
Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım.
Son soru şöyleydi:
'Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedir ?'
Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını, yerleri silerken, hemen her gün görüyordum.
Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki!
Son soruyu yanıtsız bırakıp kâğıdı teslim ettim.
Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuçlarına dâhil olup olmadığını sordu.
'Tabii, dâhil' dedi, hocamız...
'İş yaşamınız boyunca insanlarla karsılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlar bunlar.
Onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba' demeniz gerekse bile...'
Bu dersi hayatım boyunca unutmadım.
Hademenin adını da...
Dorothy idi.

İkinci Ders:
Bir gece vakit gece-yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm.
Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. Geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın bir zenciye, hem de Alabama'da, yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi.
Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi, verdim.
Bir hafta sonra, kapım çalındı.
Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda...
'Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının başucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini verdi.
Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin yardım eden herkesi kutsasın...
En İyi Dileklerimle,
Bayan Nat Kine Cole.'

Üçüncü Ders:
Size Hizmet Edenleri Hep Hatırlayın...
Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu...
Çocuk sordu:
'Çikolatalı pasta kaç para ?'
'50 Cent.'
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
'Peki, dondurma ne kadar ?'
'35 Cent' dedi garson kız, sabırsızlıkla.
Dükkânda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki...
Çocuk parasını bir daha saydı ve 'Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?' dedi.
Kız dondurmayı getirdi.
Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu birden..Masayı sanki akan gözyaşları temizleyecekti.
Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 Cent'lik bahşiş duruyordu..

Dördüncü Ders:
Yolumuzdaki Engeller...
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak diye gözlüyor...
Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.
Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.
Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Kan ter içinde kaldı ama sonunda, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü.
Açtı... Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde...
'Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir.' diyordu kral.
Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.
'Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.'

Beşinci Ders:
Önemli Olan Vermektir..
Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevî bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu.
Doktor durumu beş yasındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve 'Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı' dedi. Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu.
Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu...
Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu:
'Hemen mi öleceğim ?'
Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini düşünüyordu.

Daha iyi devlet kurumları programlamak



Al ile tanışın. Al Boston şehrinde bir yangın musluğu. Burada Al bir flört arıyormuş gibi görünüyor, fakat aslında onun aradığı karla kaplandığında onu küreyip temizleyecek biri,çünkü Al biliyor ki üzeri 1 metre karla kaplıyken yangınla mücadelede pek etkili olamıyor.Şimdi nasıl oldu da Al bu çok eşsiz yol ile yardım arama noktasına geldi? Geçtiğimiz yıl Boston'da Amerika için Programla girişimi kapsamında çalışan bir takımımız vardı. Şubat ayında oradalardı ve geçtiğimiz Şubat ayında çok kar yağdı Ve farkına vardılar ki belediye bu yangın musluklarını asla kazıp çıkarmıyor. Fakat özellikle bir arkadaş, Erik Michaels-Ober isimli biri başka bir şeyin daha farkına vardı, o da şu ki vatandaşlar bu yangın musluklarının önündeki kaldırımları küreyerek temizliyorlardı. Dolayısıyla iyi bir bilgisayar programcısının yapacağını yaptı, bir uygulama yazdı.
Honolulu Belediyesi bilişim bölümünde çalışan biri bu uygulamayı görüyor ve onu kar için değil ama şehir sakinlerinin tsunami sirenlerini evlat edinmeleri için kullanabileceğinin farkına varıyor. Bu tsunami sirenlerinin çalışması çok önemli, fakat insanlar sirenlerin bataryalarını çalıyorlar. Böylece bu arkadaş şehir sakinlerinin sirenleri kontrol etmesini sağlamış oluyor.Ve sonra Seattle da bu uygulamayı kullanmaya karar verdi, şehir sakinlerinin tıkanmış rögarları temizlemelerini sağlamak için. Chicago bu uygulamayı henüz uygulamaya koydu,sakinlerinin kar yağdığında kaldırımları temizlemek için kayıt olmaları için. Bu uygulamayı kullanmayı planlayan 9 şehir daha biliyoruz. Bu uygulama anlaşmazlık olmadan, doğal ve organik olarak yayıldı.
Eğer kurumların teknolojileri hakkında her hangi bir şey biliyorsanız, normalde işlerin böyle yürümediğini bilirsiniz. Bir yazılımın temin edilmesi genellikle bir kaç yıl alır. Geçtiğimiz yıl bir ekibimiz Boston'da, üç kişinin yaklaşık 2.5 ayını alan bir projede çalıştı. Bu ebebeynlerin hangi devlet okulunun çocukları için uygun olduğuna karar vermelerine yardım edecek bir yoldu. Daha sonra bize söylendi ki bu proje her zamanki yollardan yapılsaydı en azından iki yıl ve iki milyon dolara mal olacaktı. Ve bu hiç bir şey. Şu anda Kaliforniya mahkeme sistemleri ile ilgili bir proje var, vergi mükelleflerine şimdiye kadar 2 milyon dolara mal olduve çalışmadı. Ve bunun benzeri projeler, devlet kurumlarının her basamağında var.
Bundan dolayı, yazılması bir kaç gün süren ve internet üzerinden yayılan bu uygulamakurumların yerleşmiş geleneğine bir çeşit uyarı atışı gibi. Kurumların nasıl daha iyi çalışabileceğini ortaya koyuyor-- bir çok insanın düşündüğü gibi daha da çok özel şirketler gibi değil. Üstelik teknoloji şirketi gibi de hiç değil, ama daha çok internetin kendisi gibi. Bu izne gerek olmaksızın demek, bu açık demek, bu üretken demek. Ve bu çok önemli. Bu uygulama ile ilgili daha da önemli olan şu ki bu yeni neslin, kurumların problemlerini nasıl ele aldığını gösteriyor -- kemikleşmiş kurumsal geleneğin problemi olarak değil, ama ortak amacın problemi olarak. Bu çok iyi bir haber çünkü, o çıkıyor ki, dijital teknoloji ile ortaklaşa eylemlerde çok iyiyiz.
Bu bir bilgi ve danışma hattı çağrı merkezi. Bu genelde şehrinizdeki ilgili servis numarasını aradığınızda ulaştığınız yer. Eğer herhangi bir şekilde şehrinizdeki çağrı merkezinde çalışma şansınız olursa, bizim ekibimizden Scott Silverman'in program kapsamında yaptığı gibi --aslında tüm ekip bunu yaptı -- şunu anlayabilirsiniz ki insanlar kurumları evlerinde kapana kısılmış bir keseli sıçanla ilgili bile olabilecek çok geniş bir sorunlar yelpazesi ile arıyor.Scott bu çağrıyı cevaplar. Resmi bilgi tabanına "keseli sıçan" yazar. Pek bir şey bulamaz. Hayvan kontrolü ile yeniden başlar. Ve en sonunda, şunu söyler " Bakın, evinizin tüm kapılarını açıp çok yüksek sesle müzik çalarak o şeyin çıkıp çıkmayacağını dener misiniz? "Ve bu yöntem çalıştı. Scott'a aferin. Fakat bu keseli sıçanların sonu değildi.
Boston'in sadece bir çağrı merkezi yok. Bir uygulaması var, web üzerinden ve mobil bir uygulama, ismi "Vatandaşların Bağlantısı" Bu uygulamayı biz yazmadık. Boston yeni kentsel mekanikler ofisinden çok zeki insanların bir çalışması. Bir gün -- gerçek bir rapor -- bu geldi: "Keseli sıçan benim çöp kovamda. Ölü olup olmadığını bilemiyorum. Onu nasıl buradan çıkarabilirim?" Vatandaşların Bağlantısı uygulaması ile neler olduğu biraz değişikScott direk kişi ile konuşuyordu. Fakat Vatandaşların Bağlantısında her şey halka açık,böylece herkes görebiliyor. Ve bu olayda, bir komşu bunu gördü. Aldığımız bir sonraki rapor şunu söylüyordu, "Bu mevkiiye yürüdüm, çöp kovasını evin arkasında buldum. Keseli Sıçan? Kontrol. Yaşıyor mu? Evet. Çöp kovasını yan yatırdım. Eve geri yürüdüm. İyi geceler tatlı keseli sıçan."
Oldukça basit. Bu harika. Bu dijitalin fiziksel hayatla buluşması. Ve ayrıca kurumların bazı işleri halka delege etmeye başlamasının da güzel bir örneği. Kurumların bir platform haline gelmesinin de güzel bir örneği. Teknolojik anlamı ile platformları kastetmiyorum burada.İnsanların kendilerine ve diğerlerine yardım etmek için oluşturduğu bir platformdan bahsediyorum. Bir vatandaş öbür vatandaşa yardım etti, ve kurumlar da burada kilit bir rol oynadı. Bu iki insanı bir araya getirdi, Eğer ihtiyaçları olsaydı kurumsal servislerle de bir araya getirebilirdi ama kurumsal servislere göre komşu hem daha iyi hem de daha ucuz bir alternatif. Bir komşu diğerine yardım ettiğinde, toplumumuzu da güçlendirmiş oluyoruz.Hayvan denetim birimini arasak, bir sürü paraya mal olur.
Kurumlarla ilgili düşünmemiz gereken en önemli şeylerden biri de siyaset ile kurumların aynı şey olmadığıdır. Bir çok insan bunu anlar, ama birini diğerinin girdisi olarak görür. Bizim kurumlar sistemine girdimiz de kullandığımız oyumuzdur. Kaç defa bir politik lider seçtik --ve bazen bir sürü enerjimizi de yerine yeni bir politik lider seçmek için harcadık -- ve sonra da oturup, kurumların bizim ihtiyaçlarımızı, bizim değerlerimizi yansıtmasını bekliyoruz, ve kesinlikle çok fazla değişimleri değil? Bu şu yüzdendir ki kurumlar kocaman bir okyanus gibidir ve siyaset onun 20 cmlik en üst yüzeyi gibidir. Ve bu yüzeyin altındakine biz bürokrasi diyoruz. Bu kelimeyi nasıl bir nefret ile söylüyoruz. Ve bu nefret bizim sahip olduğumuz, bedelini ödediğimiz bu şeyi bize karşı çalışan bir şeye dönüştürüyor, bu diğer şey, ve ondan sonra kendimizi yetkisizleştiriyoruz.
Şimdi, devlet kurumlarından umudunu kesmiş olanlarımızın çocuklarımıza bırakmak istediğimiz dünya ile ilgili kendimize sormasının zamanıdır. Karşılaşacakları o çok büyükzorluklarını görmemiz lazım. Ulaşmamız gereken o noktaya bizim adımıza hareket eden bu kurumu düzeltmeden ulaşabileceğimize gerçekten inanıyor muyuz? Kurumlar olmadan yapamayız, fakat kurumların da daha etkili olmasına ihtiyacımız var. İyi haber şu ki, teknolojidevlet kurumlarının fonksiyonlarını temelde yeniden çerçeveye koymayı sivil toplumu güçlendirerek ölçeklendirecek bir yolla yapmayı imkanlı hale getiriyor. Dışarıda internet ile büyümüş bir nesil var ve onlar beraber bir şeyler yapmanın o kadar da zor olmadığını,sadece sistemleri doğru tasarlamak gerektiğini biliyorlar.